Puşkin Tepeleri

Sergey Dovlatov

Boris Alihanov, henüz hiçbir kitabını yayımlatmayı başaramamış, beş parasız bir adam olarak soluğu Puşkin Tepeleri Millî Parkı'nda alır. En azından yaz boyunca biraz para kazanacak, alkol probleminden kurtulacak ve hayatını düzene sokacaktır. Kızıyla birlikte Amerika'ya yerleşme planları yapan eski karısından uzakta, Puşkin'i tanımak isteyen turistlere parkı gezdirecektir. Puşkin Tepeleri, "zorluklar ve güzellikler sunan hayata sanatkârane bir bakış"ın romanı.

Saf gündelik yaşamı kurguya dönüştürme gücüyle Rusların büyük yazarları arasında yerini alan Dovlatov, mizahın hüzne bile ne denli yakıştığını da gösteriyor Puşkin Tepeleri'nde. Sergey Dovlatov'un "en şahsi romanı" olarak nitelenen Puşkin Tepeleri'ni Ayşe Hacıhasanoğlu Rusça aslından çevirdi.

Kapak tasarım: Jenny Volvolski

KİTAPTAN ALINTI

Bir buçuk yıl önce boşanmıştık. Bu çağdaş, zarif boşanma bir ateşkese benziyordu. Her zaman saygı atışıyla sona ermeyen bir ateşkese…

Anımsıyorum, Yargıç Çikvaidze eski karıma şu soruyu sormuştu:

“Mal varlığının bir kısmı üzerinde hak iddia ediyor musunuz?”

“Hayır,” diye yanıtlamıştı Tatyana. “Öyle bir mal varlığı bulunmadığından,” diye de eklemişti.

Sonraları iyi arkadaşlar gibi arada bir buluşuyorduk. Ama bu durum bana yapmacık geldi ve Tallin’e gittim.

Bir yıl sonra tekrar buluştuk. Kızımız hastalanmıştı ve Tanya yanıma taşınmıştı. Artık bu aşk değil, alınyazısıydı…

Yoksul bir yaşamımız vardı, sık sık atışıyorduk. İkimizin de öfkesiyle dolu bir tencere, ağır ateşte sessizce kaynayıp fokurduyordu…

Tanya, tanınmamış bir dâhi tipini çilecilik düşüncesine bağlıyordu. Bense, yumuşak bir şekilde ifade edersem, oldukça girişken biriydim.

Şöyle diyordum:

“Puşkin, kadınların peşinde koşuyordu. Dostoyevski, kendini kumara kaptırıyordu. Yesenin içki âlemlerinde geziyor ve lokantalarda kavga ediyordu. Erdemlerle aynı ölçüde kusurlar da dâhilere özgü şeylerdi…”

“Demek ki, sen yarı yarıya dâhisin,” diyordu karım, “çünkü epey kusurun var.”

Ayrılık sınırında denge sağlamaya devam ediyorduk. Bu tür evliliklerin en uzun ömürlü evlilikler olduğunu söylerler.

Yine de dostça sona ermişti. Ne dediğini Tanrı bilir, söylenip duran bir kadına “Merhaba, canım!” demek mümkün değildir. Ses çıkmaz…

Dnepr lokantasında coşkuyla kutlanan otuzuncu yaşıma nelerle gelmiştim? Özgür bir sanatçı yaşamı sürdürmüştüm. Yani hayatımı gazetecilikle ve generallerin anılarını edebi açıdan işlemekle kazanmış, memuriyet yapmamıştım. Pencereleri çöplüğe bakan bir dairem vardı. Yazı masası, divan, jimnastik gülleleri, Tonus marka bir radyo. (Tonus, bir mağaza müdürü için hiç de fena bir soyadı değildir.) Yazı makinesi, gitar, Hemingway’in resmi, seramik bir bardak içindeki birkaç pipo. Lamba, dolap, brontozorlar devrinden iki sandalye ve de duyarlılığı nedeniyle tarafımdan derin saygı gören kedi Yefim. En iyi dostlarımdan ve tanıdıklarımdan farklı olarak Yefim insan olmaya can atıyordu.

Tanya bitişik odada kalıyordu. Kızım hastalanıyor, düzeliyor ve tekrar hastalanıyordu.

Arkadaşım Bernoviç şöyle diyordu:

“Bir sanatçı, otuz yaşından önce bütün sorunlarını çözmüş olmalıdır. Bir tek sorun, nasıl yazmalıyım sorunu hariç." Yanıt olarak, en önemli sorunların çözülemediğini açıkladım. Örneğin, babalarla çocuklar arasındaki anlaşmazlığının... Duyguyla görev arasındaki çelişkilerin…”

Aramızda terim karışıklığı ortaya çıkıyordu.

Sonunda Bernoviç şu sözleri değişmez bir şekilde yineliyordu:

“Sen evlilik için yaratılmamışsın.”

Yine de on yıl evli kaldık. On yıla yakın…

Tatyana, yaşamımın üzerine sabah güneşi gibi doğmuştu. Yani sakin, güzel, aşırı duygular uyandırmadan. Bir tek umursamazlığı olması gerekenden fazlaydı. Sınırsız umursamazlığıyla canlı bir doğa olayını anımsatıyordu.

Ressam Lobanov, evcil faresinin isim gününü kutluyordu. Eğik tavanlı çatı katında yaklaşık on iki kişi toplanmıştı. Henüz ortalarda olmayan Tselkov’u bekliyordu herkes. Yeterince sandalye olduğu halde yere oturmuşlardı. Masa başı sohbeti, geceye doğru yumruklaşma gölgesinin düştüğü bir tartışmaya dönüştü. Bahriyeli gömleği giymiş, kafası tıraşlı bir adam yırtınırcasına bağırıyordu:

“Bir kez daha tekrarlıyorum, renk ideolojik bir durumdur!”

(Bu adamın ressamlıkla hiçbir ilgisinin bulunmadığı, Apraksin avlusundan bir eksper olduğu ortaya çıktı daha sonra.)

Bu masum cümle konuklardan grafik ressamı olan birini nedense çılgına çevirdi. Ekspere yumruk atarak saldırdı. Ama beriki, kafasını kazıtan bütün erkekler gibi babayiğit çıkmıştı ve kararlı davranıyordu. Hemen ağzından tek takma dişini çıkardı. Çarçabuk mendiline sardı. Cebine koydu. Son olarak da boksör duruşunu aldı.

Bu sırada ressamın ateşi sönmüştü.

Balık dolması yiyor, sık sık şöyle haykırıyordu:

“Müthiş bir balık! Ondan üç çocuğum olsun isterdim.”

Tanya’yı hemen fark ettim. Hem kaygılı, hem de umursamaz yüzünü anında aklıma yazdım. (Bir kadında umursamazlık ve kaygının nasıl bir arada bulunabildiğini gençlik yıllarımdan beri anlayamamışımdır.)

Dudağındaki ruj solgun yüzünde iyice belli oluyordu. Gülümsemesi çocukça, biraz da endişeli bir gülümsemeydi.

Daha sonra birisi, sabıkalı bir hırsızı özene bezene taklit ederek bir şarkı söyledi. Başka birisi, sonradan Yunanlı bir denizci olduğu ortaya çıkan bir yabancı diplomat getirdi. Şair Karpovskiy, ince yalanlar atıyordu. Örneğin, sanat serseriliği yüzünden Uluslararası Pen Kulübü’nden atıldığını söylüyordu.

Tatyana’nın elini tuttum ve “Gidelim buradan!” dedim.

(Ortaya çıkan güvensizliği yenmenin en iyi yolu, olabildiğince güvenli davranmaktır.)

Tanya duraksamadan kabul etti. Kumpas kuran bir kadın gibi değildi. Daha çok, örnek gösterilecek bir çocuk gibiydi. Büyüklerin sözünü seve seve dinleyen genç bir hanım.