Kimsesiz

Juan José Saer

16. yüzyılda bir İspanyol gemisi Hint Adaları’na doğru sefere çıkar, fakat bilinmedik bir yere ulaşır. Topraklarına ayak basanları oklarıyla karşılayan yerliler sadece geminin miçosuna dokunmazlar ve cesetlerle birlikte onu da yanlarında götürürler. Artık hayatının uzunca bir bölümünü onların yanında geçirecektir miço. Yaşadıklarını yıllar sonra kaleme alan anlatıcımız, ahlaki bir sorgulama içine girer ve vahşi dünyayla medeni dünyayı karşı karşıya getirir.

Juan José Saer bu hafıza tazeleme ve sorgulama işlemi sırasında, kendi yaşadığı dönem ile anlatıyı kurduğu beş yüzyıl önceki zaman dilimi arasında canlı ve tamamlayıcı bir bağ kurmayı başarır; Kimsesiz’i özgün kılan da her şeyden önce işte bu özelliğidir.

Saer’in en önemli yapıtlarından sayılan Kimsesiz, Gökhan Aksay’ın İspanyolca aslından çevirisiyle…

“Latin Amerika dışında pek az bilinse de, son elli yılın en önemli çalışmaları arasındadır Saer’in metinleri. Kimsesiz  anlatı seyrüseferinde, diliyle ve edebiyatıyla benzersiz bir yazarın olağandışı bakışının, eşsiz bir adanmışlıkla ulaştığı yoğun, fevkalade bir noktadır.”
—Sergio Chejfec

“Saer, Arjantin’in Borges’ten bu yana çıkardığı en iyi yazardır.” –William Rowe

    KİTAPTAN ALINTI

    Kesintisiz bir yürüyüşle, ahenkli kıvrımlarla bezeli, yer yer sakinleşerek bize geçit veren derelerle bölünmüş, hayli yüksek bir araziyi katetmiştik. Vadinin yukarı kısmından bakıldığında, yabanıl nehrin ve yassı adacıkların ötesinde, dümdüz, engebesiz bir arazi seçiliyordu; ufka kadar kesintiye uğramadan uzanan yeşil bir düzlüktü; gökyüzünün dışında, ufukla düzlüğün arasına giren hiçbir şey yoktu. Sürünerek yarın sınırına ulaştım, uzunca bir süre, yere uzanarak dinlenmiş gibi görünen, aşağıda, yarın eteklerinde nihayete eren nehrin kıyısında dolaşmakta olan adamları ve manzarayı seyrettim. Onları yeniden saydığım yer orasıydı: Doksan dört kişiydiler. Bir gün içerisinde onlara öylesine alışmıştım
    ki, arkadaşlarım, kaptan ve gemiler, iyice hatırlayamadığım bir rüyadan artakalan ilgisiz şeylermiş gibi geliyordu bana. Öteden beri inandığım bir şey vardır; bunu ilk kez o zaman, on beş yaşındayken düşünmüştüm sanırım: Bir olayın hatırlanışı, onun gerçekten vuku bulmuş olduğunun yeterli kanıtı değildir; aynı biçimde, geçmişte –aylar, yıllar önce– görmüş olduğumuzu düşündüğümüz bir rüyanın hatırlanışı da, rüyanın bir gece önce değil, uzak geçmişte görülmüş olduğunun –hatta vuku bulduğunu düşündüğümüz andan önce
    vuku bulmuş olduğunun– yeterli kanıtı değildir. Ölü bedenleri yarın eteklerine, nehrin kıyısına yığılmamış olsaydı, kaptan ve sefer arkadaşlarım sonsuza dek hayatımdan çekilmiş olacaklardı. O ana kadar, onlara merhamet duyacak zamanım olmamıştı (kendime acıyacak zamanım da olmamıştı). Neredeyse yokmuşum gibi, alabildiğine hafiflemiş hissediyordum kendimi. Önemsiz, gelip geçici olaylar, kaygısız, sağlam refakatçilerimin yaptığı gibi, ayaklarımı yerden kesmişti.