Anız Ateşleri

Şohei Ooka

Görünen o ki, bu düşünce ve duygu karmaşası, savaşmak için okyanusu aşıp buraya getirildiğim halde savaşmaya hiç niyetim olmadığı için bilincimle dış dünya arasındaki dengenin bozulmasının bir sonucuydu. Çünkü piyadeler doğaya sadece ihtiyaçları açısından bakmalıdır. Arazideki küçücük bir tümsek bile bir piyade için kendisini kurşunlardan koruyabileceği bir sığınağı ifade eder; güzel ve yeşil bir alan ise bir piyadenin gözüne sadece hızlıca geçmek zorunda olduğu, tehlikeli bir mesafe olarak görünür. Yapılan bir operasyonun ihtiyaçları doğrultusunda, oradan oraya sürüklenen bir piyadenin bakış açısından, doğanın çeşitli yönleri özünde anlamsızdır. Ve bu anlamsızlık, piyadenin varlığının dayanağı ve cesaretinin kaynağıdır.

Eğer korkaklık veya içe bakış yüzünden bu anlamsızlığın bütünlüğü parçalanırsa, o çatlaktan ortaya çıkan şey, yaşayan insanlar için daha da anlamsız bir şeydir; ölümün önsezisidir.

Er Tamura, II. Dünya Savaşı’nda Filipinler’e bağlı Leyte Adası’nda Japon ordusu adına savaşan bir askerdir. Hastalığı sebebiyle kendi bölüğünden sahra hastanesine gönderilir fakat yanında erzakı olmadığı için hastaneden kovulur. Diğer bölükler tarafından da kabul edilmeyen Tamura, adanın labirentvari ormanlarında amaçsızca dolanmaya ve günden güne akıl sağlığını kaybetmeye başlar. Kendi geçmişinin ve belleğinin dehlizlerine doğru bir yolculuğa çıkan kahramanımız aynı zamanda doğaya, savaşın yıkıcılığına ve açlığa karşı amansız bir varoluş mücadelesine girişir.

Sadece Japon edebiyatının değil savaş edebiyatının da klasiklerinden biri olan Şohei Ooka’nın başyapıtı Anız Ateşleri’ni Nilay Çalşimşek Japonca aslından çevirdi.

“Şohei Ooka, benim için Nobel Ödülü’ne giden yolu açan Japon yazarlardan biridir.”

Kenzaburo Oe

    KİTAPTAN ALINTI

    Fakat insanlar tesadüfleri kabul edemiyorlar sanki. Ruhlarımız tesadüfler dizisine, yani sonsuzluk fikrine dayanacak kadar güçlü değildir. Doğum tesadüfü ile ölüm tesadüfü arasına sıkışıp kalmış hayatlarımız boyunca, irade diye adlandırdığımız şeyin aracılığıyla meydana gelen birkaç olayı sayarak, bunların sonucunda içimizde ortaya çıkan tutarlı şeyi “karakter” ya da “hayat” diye adlandırarak kendimizi avuturuz. Çünkü başka türlüsünü düşünemeyiz.

    Öte yandan, belki bu da saçmalıktır. Gerçek şu ki, şu anda bu akıl hastanesinde, gök cisimlerinin hareketlerini izleyerek günbegün uykumun böldüğü bir hayatı yaşamaktan öteye gidemiyorum. Doktorumun verdiği düzenli olarak odamı temizleyip toplama görevi, bunu yaparken geçen süre boyunca tesadüfleri unutabilmemi sağlaması bakımından hiç de fena olmadı. Hemşirelerin çoğunun eski Japon Ordusu’ndaki sıhhiyeci askerler olması son derece ironik; ama bazen hastalara vurduklarında onların geçmişteki hallerini hatırlamak bana hoş geliyor. Çünkü cephedeki hayatımla şimdiki hayatım arasında bir tür bağlantı hissetmemi sağlıyorlar.

    Eğer şimdiki hayatıma yol açan tesadüfü kaçınılmaz olarak değiştirmenin bir yolu varsa, otorite yüzünden tesadüflerin dayatıldığı hayatımla şimdiki hayatım arasında bağlantı kurmaktan geçiyor olmalı. İşte o yüzden bu hatıratı yazıyorum.