Şalamov İle Bir Akşam - Gennadi Aygi

Şalamov’u ilk okuduğumda 1965 yazıydı. Ressam bir arkadaşımın boş bodrum katında tek başıma oturuyordum, masada daktiloyla yazılmış bir yığın sayfa duruyordu. Okumaya koyulduğum şey, Varlam Şalamov’un “Baharda Hapishaneden Kaçış” ıydı.

Sıklıkla dile getirdiğimiz “şok” kelimesini sevmiyorum. Benim başıma gelen başka bir şeydi: Ağır ve kuvvetli diye nitelendirebileceğimiz bir çeşit yürüyüş, içime, kaderime katılmıştı. Bunlar, bizim zamanımızın Rus nesrinde emsali görülmemiş, “Büyük Nesir”in güçlü adımlarıydı. Modern Rus edebiyatında Andrey Belıy ile başlayan mücadeleci, tutarsız, etkili (Boris Pasternak’ın uygun biçimde ifade ettiği gibi), narsistik şekilde dâhiyane (nasıl sonuçlanacağına bakmaksızın özel bir yaklaşım gerektiren benzersizlikte) nesri hiçbir zaman sevmedim. Bu benim için “edebiyattır” dediğim (“bundan başka her şey edebiyattır” anlamında) M. Bulgakov’un Usta ile Margarita’sına karşı kayıtsızlık duyuyor; Nabokov’un nesrini ise (benim için hâlâ “solgun ateş” olarak kalan, Lolita’sına ise “saygılı” bir şekilde yaklaştığım) sevmiyorum. Andrey Platonov’un Çukur’uyla (bence yazarını Joyce, Céline ve Kafka ile aynı seviyeye getiren bir eser) tanışana kadar, onun üslubunun yarattığı “tesir”in, yazarın Rus edebiyatındaki henüz başlamış, parlak yolculuğunun sancılı arayışları olduğunu bilemezdim.

Öyle hissediyordum ki “Baharda Hapishaneden Kaçış”ta olağandışı, henüz görülmemiş büyük nesir biçimi (ne roman, ne inceleme, ne de hikâye), zamanımızın “bir roman olmayan” trajedileriyle ve bir tür büyük soyutluk-saflık uyumuyla bir köşeden bize bakıyordu.

1967 yazında V. T. Şalamov’a ithaf ettiğim “Derece: Ateşe Dayanıklı” (“ateşe dayanıklı” burada bir denizcilik terimi olan “dayanıklılık’’ türevlerinden biri olarak kullanılmıştır) şiirini yazdım. 1967 Aralık’ından yakın bir arkadaşım olan K. P. Bogatırev beni arayıp “Akşam Rojanskiyler’e gel, bugün orada senin en sevdiğin yazar olacak,” dedi. Evlerinde Varlam Şalamov’la bir akşam geçirmeme vesile olan İ. D. Rojanskiy ve N. V. Kind’e bugün bile derin bir minnet duyuyorum; bu onunla ilk ve son karşılaşmamdı.

Hepimiz için oldukça zor bir akşamdı. Zaman zaman, -aksini iddia edemeyeceğiniz-cehennemden çıkmış “bir kimse”nin mevcudiyetindeymiş gibi sessiz kaldık. Bu, eski mahkûmları ekseriyetle tanışmalarının daha ilk dakikasında, hemen birbirlerini “bildiklerini” ve başkaları için tabu olan, hususi bir “iletişim” kurduklarını ilk fark edişim değildi.

Konstantin Bogatırev “genel olarak” oldukça girişken, mütevazı ve kibar biriydi; ancak hep o mahkûmlara özgü üslubuyla, yaşça en büyük mahkûmla konuşmaya çalışıyordu. Şalamov, anında –izahı mümkün olmayan bir şekilde; ne bir jest, ne bakış, ne de sözle– böyle bir konuşmanın gerçekleşmesinin mümkün olmadığını belirtti. (Sessizliğin donup kalmışlığında, sanki bu “söz”le suskunluk daha da artmıştı: “Ben, sizin daha önce hiç bulunmadığınız bir yerdenim.’’)

İvan Dmitrieviç Rojanskiy, V. Şalamov’a okumalarını kasetçalara kaydetmeyi teklif etti. Şalamov da memnuniyetle kabul etti: Şiir okumak istiyordu. Birkaç fısıltı yükseldi: “Kendi nesrinizi okumaz mıydınız?” Varlam Tihonoviç hangisi olduğunu hatırlamadığım bir öykü okudu. Ve her nedense (bunu söylemek durumunda olduğum için beni mazur görün) onun okuması sırasında bir şey meydana geldi, -zaten yaygın olan donup kalmışlık hali daha da artarken, yazar aniden “seğirme’’ gibi görünen el ve kol hareketleri yapmaya, tekerleme okur gibi çok hızlı okumaya başladı… (Anlaşılan, bizim izlenimlerimizden bahsetmemek ve bu “dil” ekseriyetle kabul görene kadar “ulaşılabilirliğini” tartışmamak daha iyi olacak.)

Varlam Tihonoviç bizim taş kesilmişliğimizi hissetti: Taş kömürü sertliğinde anlık bir bakış attı ve çabucak kendine hâkim oldu. Yeniden karşımıza hareketleri naif, “neredeyse” değil kuşkusuz zarif ellere sahip sanatçı ruhu ile geri döndü (kilisesindeki cenaze merasiminde yazarı ilk defa gören çoğu kişinin dikkatini, hemen sonrasında şaşkınlıkla, ellerinin güzelliği çekiyordu).

Doğrudan söylemek için kendime müsaade buyuracağım (tıpkı yaşandığı gibi): O akşam bende, unutulması güç “Baharda Hapishaneden Kaçış”ın ağır aksak sesleri yer etmişti.

Varlam Tihonoviç’e (hatırladığım kadarıyla iki “girişimle’’), bu eserine ve hatta tüm nesrine karşı sürüncemede kalan izlenimlerimi söylemeye çalıştım. Konuşmaktan kaçınıyordu. Sonra kısaca ve sesinde hiçbir tonlama olmadan: “Ben hayatım boyunca nesir üzerine düşündüm ve biliyorum ki, benim için uygun olan biçimi buldum,’’ dedi. Bu noktada Konstantin Petroviç Bogatırev nazikçe konuşmaya katıldı. “Sizin anlatınızda ‘4 kilometre’ diyor. Lütfen söyleyin, gerçekte bu az biraz farklı olabilir miydi: mesela, 3 ya da 5 kilometre?” “Eğer ben ‘4’ dediysem, demek ki 4 idi,” diye yanıtladı Şalamov. “Yazdıklarımın hepsinde, her şey tıpkı yazıldığı gibiydi.”

Konstantin, Şalamov’a Doktor Jivago hakkında ne düşündüğünü sordu.

Cevap yine kısa ve tonlamadan yoksundu:

Geçiş İzni, Çocukluk, Son Yaz… Harikulade yapıtlar. Böyle bir nesir ancak iki yüz yılda bir görülür.”

Konuyu Şalamov’la geçirdiğimiz akşamdaki bu üç ana getiriyorum çünkü bu anlar, bence, Şalamov’un kendi şiirlerine karşı olan birkaç abartılı tavrına rağmen, uzun zamandır ve gayet farkında olarak, nesrinde çabaladığı şeye tanıklık ediyor.

1965 yılının başlarında, edebiyata epey kafa yoran insanlardan Şalamov’un nesrinin neredeyse “taslak” diyebileceğimiz “en gerçekçi çizgi[1]”den ibaret olduğunu işitmek zorunda kaldım. Onlara bu “en gerçekçi çizgisel nesir”in ardında büyük bir şairin ve sanatçının durduğunu, hemen hemen her şeyine, hususi olarak şiirsel görüşe ve düşünceye sahip ustalığın nüfuz ettiğini ve herhangi bir spekülatif bulanıklıkla değil, çok kuvvetli bir ışık misali içe işlediğini kanıtlamaya çalıştım. (Hiç olmazsa onun en sevdiği “Sedir Ağacı”nı artık zayıf dallarıyla değil, bütün çalışmaları boyunca salınan güçlü kökleriyle; “Grafit”ini de sadece ölü mahkûmların ayaklarındaki etiketler ve ağaçlardaki çentiklerle değil; bizim ruhlarımız, hafızamız ve değişen “estetik” algımızda bıraktığı izlerle hatırlayalım.)

Arkadaşlarımdan biri, sanatçı Şalamov hakkındaki düşüncelerime ancak 17 yıllık anlaşmazlığın ardından, Kolıma öykülerini tek bir büyük ciltte okuduğunda tam anlamıyla katıldı; böylece eserlerinin dağınık yayınlanmasına karşı protestolarda bulunan Varlam Tihonoviç trajik bir şekilde haklı çıktı. Bu trajedi üzerine ilk konuşan, Rus edebiyatını korumayı ve Şalamov’un nesrini en eksiksiz haliyle yayımlamayı ona borç bilen Mihail Galler oldu. Benim fikrimce, edebiyat âlimleri arasında Varlam Şalamov’un eserlerine layık olduğu değeri 1981 yazında, radyodaki inanılmaz performansıyla yalnızca Andrey Sinyavskiy vermiştir.

Şalamov’un nesrini düşünürken, Kafka üzerine olan eski izlenimlerimden birini hatırladım. Şöyle ki, Fransızca çevirisiyle yayımlanan eserlerinin hepsini (mektuplar, Günlükler dâhil olmak üzere) okuduktan sonra, ilk anlatılarıyla tanışmış bulundum. Başta bu anlatılara karşı hayal kırıklığına uğradım; onlardaki yapay, “Hoffmanvari” yöntemler oldukça açık şekilde görülüyordu, erken dönem Kafka, önemli bir şeyi iletmek için nesnelerini gizemli bir şekilde “tasvir ediyor”du. Ek olarak, yazarın bu erken dönem anlatıları bana kesinlikle, Kafka’nın ne denli büyük ve sancılı bir çabayla yeni bir dilin sadeliğine, bu sadeliğin çağın en gizemli ve önemli eserlerini yaratan mucizesine ulaştığını “gösterdiler”.

Varlam Şalamov’un da kendince bu sadeliğe eriştiğini düşünüyorum. Hiç kimse, halkın yakın tarihte yaşadığı trajediyi, yazarın Kolıma Öyküleri’nin büyük cildindeki gibi görkemine yaraşır bir dille ifade etmemiştir.

Varlam Tihonoviç ile geçirilen akşam boyunca, aklıma birkaç kez şu “hayat için ölen hayattakiler” hakkındaki ünlü deyiş geldi. Ve ben sanatçı Şalamov’u gözlemlemek için tam anlamıyla kendimi yiyip bitiriyordum. Dahası gösterdi ki, şair  “Cehennemden Emekli” bile bir tür zayıflıkla kalıyor, içinde şiirle bağı olan bir hayat taşıyordu. Varlam Tihonoviç’e ona ithaf ettiğim bir şiirim olduğunu söyledim. Bunu heyecanla karşıladı. Ama tekrar buluşmamızın zorunlu olmadığını, şiir için onun adına arkadaşı İ. S.’nin bana geleceğini söyledi. Varlam Tihonoviç’in vâdedilen şiir üzerine canlı hevesi devam ediyordu. İ. S. ile hemen görüşemedim, beni birkaç kez aramıştı: “Varlam Tihonoviç yeniden hatırlatıyor.” Şalamov’a ithaf ettiğim şiirin, diğer çeşitli çalışmalarımdaki “kabul” görmüş şiir dilinden farklı olarak –nasıl desem, benim şairliğime özgü bağlamda– okunmasını istiyordum.

Şiirlerimin daktilo çıktısından yapılma kitabına ulaştıktan sonra Şalamov’un yanıtı çok hızlı oldu. Beraberinde, adıma ithaf edilen notla birlikte İ. S. aracılığıyla bana şiir derlemesi Yol ve Kader’i gönderdi: “Şair Gennadiy Lesin’e (benim eski soyadım) derin samimiyetimle. Serbest vezne değil ancak şiire inanıyorum! V. Şalamov. Moskova. Ocak 1968.”

İ. S. ile görüştüğümüzde, bana yazar adına, notta söz edilmemiş bir mesajı iletti: “Ben serbest vezne inanmıyorum. Hiçbir zaman bunun şiir olabileceğini düşünmedim; –ikinci kez tekrar etti Şalamov– ancak ne gariptir ki, işte serbest bir vezin ve gerçek bir şiir.”

Ona ithaf edilen şiire teşekkürlerini sunarak, harfi harfine bana iletilmesini istemiş: “Benim hakkımda çok şey yazdılar; şiirler, hatta bir şarkı bile. Hiçbirini sevmiyorum. Bu, hakkımda yazılmış en iyi, bana ve eserlerime sadık tek şiirdir.”

O akşam Rojanskiyler’den gece yarısına doğru birlikte ayrıldık. Önden Varlam Tihonoviç uzun süre paltosunu “giymekle” uğraştı; sol elini, zaten “giymiş” olduğu paltonun sağ koluna geçirmeye çalışıyordu. Ona yardımcı olmak için hamle yaptım. Şalamov beni sert, neredeyse acımasız bir bakışla hemen durdurdu.

Üstelik beni son derece şaşırtan bir şey yaptı, vedalaşırken aniden eğildi ve “zarif” (başka türlü ifade edemezsiniz) bir hareketle çabucak genç kadın arkadaşımın elini avucuna aldı, dudaklarına yaklaştırıp “hoşça kalın,’’ dedi ve aynı hızla bizden ayrıldı.

Varlam Tihonoviç ile olan bağlantılarım İ. S. aracılığıyla devam ediyordu. Birkaç kez bana okumam için Kolıma Öyküleri’nin yeni (bitiş) sayfalarını yollamıştı. Günün birinde, yazarın hikâyelerinde önemsiz hatalarla karşılaşıldığını (aynı cümlenin farklı hikâyelerde tekrarları olduğunu; başka bir yerde ilk kişiden üçüncü bir kişiymiş gibi söz edildiğini) fark ettim. Yazara İ. S. aracılığıyla “önemsiz” birkaç düzenlemenin gerektiğini söyleme cesaretinde bulundum. Kabul ettiği takdirde, ona duyduğum büyük saygıyla birlikte bunu ben üstlenebilirdim. Cevap kısa ve özdü (ancak İ. S.’nin dediği üzere “tonlamadan yoksun” değil, üzücüydü): “Umurumda değil. Bunlar önemsiz şeyler, daha sonra halledilir. Benim için önemli olan zamanım, dünyada hiç kimsenin bilmediği gerçekleri anlatabilmek için sahip olmam gereken.”

Neredeyse on beş yıl kadar Şalamov’un eserlerinin güçlü etkisi altında kaldım. Yapıtlarının trajik ruhunun tesiriyle ortaya çıkan imgeler ve “motifler”, tüm bu süreçteki çeşitli şiirlerimde kendilerini gösterdi.

Rusça aslından çeviren: Aylin Paksoy

[1] Faktografik yerine. –ç.n