Keith Ridgway, Yorgun Görünüyorsun

“Bazıları dünyayı yönetir, geri kalanlar da dünyanın kendisidir.”

Fernando Pessoa

 

Şehir, içine girdiğinizde kayboluyor. Uzaktan bakıldığında son derece basit. Tek bir seferde, bir hikâye ya da bir fıkraymış gibi tüm şehri akılda tutmak mümkün. Tabii bir kez şehrin içine girdin mi, durumun düşündüğünün tam tersi olduğunu anlıyorsun. Şehir seni içine alıp tüketiyor. Aslında seni teneffüs ediyor. Kim olduğunu bilmeden, umursamadan, fark etmeden. Nasıl etsin ki? İnsanlık hakkında bir ansiklopedi, tarih ve söylencelerden oluşan bir kütüphane kadar geniş; hayaletlerin, işçilerin ve muhalif bir çoğunluğun kakofonisi kadar gürültülü. Hikâye sensin. Şehrin harita üzerinde bir şekil, bir kişilik veya benzersiz bir yer olduğunu düşünen budala: Fıkra sensin.

Küçük bir şehir bile göz alabildiğine geniştir. Doğduğum şehir Dublin’e uçakla gelirseniz havanın açık olduğu bir günde tüm şehrin ayaklarınızın altına serildiğini görebilirsiniz. Mütevazı dağların arasına, denizin göz kırpan kucağına sokulmuş, dingin, neredeyse mutlu bir köy gibidir. İnsan (ya da ben), bir tepenin zirvesinde duran bir binici gibi (bu tabir beni çağrıştırıyor) hissedebilir(im); şehrin, kolayca kulak verilebilecek, dolaysız bir hikâye olduğu hissine kapılabilir(im). Bu bir aldanış. Şehir bir hikâye değildir. Hikâyeler yalnızca hikâyelerde bulunur. Şehir bir kaos ve bulanıklıktır. Bir gürültüdür. Elbette gürültüye aşinayım. Kulaklarımda bu gürültüyle doğdum. Üç bin metre yüksekten gördüğüm şeyin sadece bu yükseklikteyken var olduğunu biliyorum. Yine de unutuyorum. Yerdeyken her şey farklı ve hatırlıyorum.

Bu tip ölçek değişiklikleri deneyimin çentikleridir. Daha yakından bakmak ya da yavaşlamak zorunda kaldığında, tam önünde duran şeyden daha uzağa baktığında veya tam tersi, bocaladığın zaman önündekine odaklandığında bir şeyler öğrenirsin. Şehirler –şehirlerin çoğu, hatta en iyileri– sürekli bir ölçümlemeyi gerektirir. Uzaktan bakarak tasavvur ettiğin, uçağın penceresinden gördüğün şeyle budalaca karşılaştırdığın şehir fikri, karaya indiğinde tuzla buz olur. Havalimanına, çirkin banliyölere, karmaşık toplu taşıma sistemine ve kalabalıklara dönüşür. Şehir kaybolur ve yerini bir sokak –bu sokak– alır; karşı tarafına geçmen, sonuna ulaşman ya da ondan uzaklaşıp olman gereken yere doğru giden bir sokak. Aniden haritalar işe yaramaz hale gelir. Bağlantı sorununu halledip, sana çizdiği rotaları, halihazırda arşınladığın yollarla eşleştirdiğinde haritalar tekrar işe yarar hale gelir. İlk defaymışçasına ölçek kavramını idrak edersin. Bir yere varmanın aslında tam olarak ne olduğunu hatırlarsın. Unutmayı nasıl becerdin ki? Burası bir köy değil. Sessiz bir yer değil. Binebileceğin bir atın yok.

Hayatım boyunca beş farklı şehirde yaşadım. Yaşadım diyorum; yaşamak eylemi Dublin ve Londra’da geçen son on beş yılımın on iki yıllık kısmı için geçerli. Düşünmemeye çalışsam da bir de Edinburgh var. Fakat New York? Ya Floransa? İkisinde de sıkılmaya ve turistlere sinirlenmeye yetecek kadar uzun bir süre kaldım. Bu kadarının yeterli olduğunu düşündüm. Kiliseleri dolaşabilir, gökdelenlerin ya da Brooklyn Köprüsü’nün fotoğraflarını çekebilirdim. Savonarola’yı yaktıkları Signoria Meydanı’nda uzun süre dikilebilirdim. Ama bu sabah çöpü çıkarmalıyım. Ardından da çalışmam lazım. En çok hoşuma giden şey, bardakilerin beni tanıması. Bakın, anahtarlarım var. Bir anahtarlığa takılı apartman dairesi anahtarları. Anahtarlar önem kazanıyor. Yürürken anahtarlığın deri halkasını parmaklarımın etrafında çevirip anahtarları şıngırdatıyorum. Ben burada yaşıyorum. Ziyaretçi değilim. Çekilin yolumdan.

İtalyancam hiçbir zaman iyi olmadığından Floransa’da gerçekten yaşamadığımı, şehri tam olarak anlayamadığımı düşünürdüm. İngilizcem iyi olsa da, Londra’yı veya Dublin’i de özümseyemedim. Bir şehri anlamak, özümseyebilmek için neden böyle bir yöntem seçtiğimi de merak etmişimdir. Bu uygun bir yol değil. Bir şehri, dün gece gördüğün rüyayı anladığından daha fazla anlayamazsın. “Anlamak” bir bakıma hiç var olmamış bir düşünceyi, sınırlı bir şekilde yeniden inşa etme durumudur. Bu düşünceyi sen uydurursun. Parçalar halinde gördüğümüz veya duyduğumuz bir şeyi, bir bütün olarak hatırlarız. Nerede olduğunu anlamak seni oralı yapmaz. Sadece, herkese rüyasını anlatan insanlardan biri yapar ki onlardan uzak durmak gerekir. Ya da seni bir kurmaca yazarı yapar. Yazarların sıklıkla, kendi şehir algılarıyla ilişkilendirilmeleri de bu açıdan şaşırtıcı değildir. Büyük oranda yazarlar şehirleri yaratır. Onlara güvenemezsiniz. (Ciddiyim.) Ama bir şehrin sakini olmak, artık o şehirde olmak ve o an için gidecek başka hiçbir yerinin olmamasıdır. Nefesin en az kraliçenin, başbakanın, mülk sahibinin veya yazarınki kadar şehre aittir.

(Şehre ‘nefes’ olduğum için; şehri, insanı teneffüs etmekle suçladığım için; onu bir ansiklopedi ya da bir kütüphane gibi tanımladığım için –başka türlü kişileştirmeleri açıkça kınamama rağmen– elbette ben de pek çok kişileştirmenin suçlusuyum. Tek savunmam, mecazlarımın belirsiz, sarsak, özensiz, açıkça eğretilenmiş, karmaşık ve bir yazarın dürtüsünden ibaret oluşu. Elimde değil.)

Turistlerden rahatsız oluşumuz çocukça, fakat anlaşılır bir şey. Şehrimize bakışlarının üstünkörü, yapmacık ve basit olduğunu, karmaşık insan topluluklarına değil de şeylere (binalara, yiyeceklere, müzikallere, resimlere) odaklandığını sezeriz. Aslında, sezmekten ziyade, bunu biliriz. Karmaşık insan toplulukları biziz. Turistler de bunu biliyor elbette. Sadece kendi işlerine bakıyorlar. Biz de onların şehirlerini ziyaret edince aynısını yapıyoruz. Uluslararası seyahat, insanı canından usandırma yarışına dönüştü. Sabrı taşmayan kazanıyor.

Şehir fikri yine de vazgeçmiyor. Şehrin bir fikir oluşu ve doğru bir fikir olduğu düşüncesi. Şehirle ilgili basit, hatta benzersiz bir şeylerin varlığına dair abes düşünce. Henüz gitmediğimiz şehirleri anlamaya yönelik hatalı girişimlerimiz, çok toy beklentilerimiz ve bu masum aksiliklerin arkasında, şehri benzersiz bir şeymiş gibi kabul edip para, güç veya her ikisini üretmeye yarayan bir mülk, bir mekanizma, bir araç olarak görenlerin güdümlemeleri var. Politikacılar. Gayrimenkul uzmanları. Süper zenginler. Sade zenginler. Irkçılar. Milliyetçiler. Faşistler. Antisemitistler, homofobikler, beyaz ırkın üstünlüğünü savunanlar, islamofobikler, kadın düşmanları, polisler. Alçak ve hadsiz belediye başkanının görüşüne göre Londra; işçi sınıfından, yoksullardan ve gençlerden arındırılmış, milyonerlerin ikamet ettiği, gayrimenkul uzmanları ve kolluk tarafından kontrol altında tutulan küresel bir başkent. Ticari birlikler, insanları toplu konutlardan tahliye edip evleri yıktıktan sonra bu arazileri, Londra’yı daha beyaz, daha güvenli, daha temiz, daha zengin, daha uyumlu, daha fotojenik ve dışa kapalı hale getirsinler diye gayrimenkul uzmanlarına satıyor.

“Özel” kavramı değişkenlik gösterse de, “genel” kavramı hepimiz için aynıdır. Şehirler dışa kapanıyor. Şehir sakinleri, mülteciler tarafından mahvedilecek ayırt edici özellikleri olduğunu iddia eden yalanlara inanıyor. Şehirlerinin daha fazla insanı kaldıramayacak kadar kırılgan ve değerli olduğuna inanıyorlar. Gökdelenlerimiz, kapalı kapılar ardındaki derneklerimiz ve “yumuşak dokunuşlu” bankacılık düzenlemelerimizle, ortaya çıkmasına katkıda bulunduğumuz savaş alanlarından kaçan çocuklara bağışlayacak paramız olmadığını söyleyen yalanlara kanıyoruz. Ya da gazetecileri hapse atmanın, gazeteleri kapatmanın, muhalefeti sansürlemenin, azınlıklara saldırmanın, şehirden Müslümanları, Kürtleri, Yahudileri temizlemenin devletin görevi olduğunu kabulleniyoruz. Aynı zihniyet, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Hristiyan olmadığı için katılamayacağını öne sürüyor. Güvenlik diye bağırıyorlar. Diğer her şeyden önce güvenlik; özgürlükten, yaşamdan ve her şeyden önce. Bizden değillerse etraflarına duvar ör. Duvarı geçeni vur. Protesto eden olursa üzerine gaz sık. Onları birbirine düşür. Onları birinden nefret etmeye zorla. Korkutup yıldır, sustur. Üzerlerine bombalar yağdır ve onları yeryüzünden temizle. Cesetlerinin üzerine yeniden inşa ettiğin tek sesli, tek yüzlü şehri sömürgeleştir.

Tüm bunlar aptallık. Daha önce başarısız olduğu gibi, yine başarısız olacak. Fakat başarısız olmadan önce insanları öldürecek. Şehirleri öldürecek.

Son birkaç gündür, belki de son birkaç haftadır, Londra’da yaşadığım mahalledeki inşaat alanını çevreleyen emniyet duvarlarında bir grafiti görülmeye başladı. Bu emniyet duvarları, zengin ailelerin çocukları için dikilen, şehir manzaralı tek veya iki kişilik odaları olan, saçmalık derecesinde pahalı apartmanları çevreliyor. İçinde bir tiyatro sahnesi bulunan belediye meclisi binası da bu alanın içindeydi. Grafiti siyah sprey boyayla, büyük harflerle yazılmış tek satırlık bir cümle: YORGUN GÖRÜNÜYORSUN. Yazıyı görür görmez, aynı anda duydum da. Kafamın içinde, kendi sesimle yankılandı. Aynaya bakarken kendimize söylediğimiz türden. Yorgun görünüyorsun. Bir sanat okulunun yakınlarında oturuyorum. Bu grafiti muhtemelen bunu bir müdahale olarak kafasında kuran bir öğrencinin işi. Puştluk yapmak istemiş de olabilir. Kimileri bunu aslında bok gibi göründüğünü ima etmek için söyler. Umurumda değil. Ben bunu nazik bir uyarı olarak, kendi sesimden duyuyorum. Onu birdenbire görmek, ansızın kendime kulak misafiri olmak gibiydi. Her gün biraz daha yorgun görünüyorum. Bitmiş görünüyorum. Fakat bunu söyleyen ses kibar ve yardımsever. “Dinlen,” demek istiyor, “kendine çekidüzen ver.” Emniyet duvarlarına ve ardında yapılanlara, komşularımı ve arkadaşlarımı hedefleyen ağır çekim bir eziyet, bir temizlik, bir düzleme gözüyle bakıyorum. Şehri basitleştirmek. Çok sesliliği bastırmak. İhtilafları, bayağı ve boş bir uyum uğruna yok etmek.

Hepimiz yorgun görünüyoruz. Şehirlerimiz bizim fakat onlar uğruna savaşmaya zorlanıyoruz ve bu çok yorucu. Biraz dinlenmeli, güzel bir uyku çekmeliyiz. Ama yarın, ortalığı karıştırmak üzere erkenden uyanmalıyız.

 

Çeviren Simge Aydın