Wittgenstein'ın Metresi

Ali Bulunmaz

David Markson'ın kaleminden çıkma "Wittgenstein'ın Metresi", "yeni bir dünyayı" eski bildiklerinden hareketle ve büyük bir kültürel "yükle" kurmaya çalışan Kate'in öyküsü. Markson, kitapta düşünürlerle ve sanatçılarla dolu bir dünyada ütopyasını gerçekleştirmeye uğraşan bir kadın portresi çiziyor.

Huzursuz yolcunun 'sabuklamaları'

Wittgenstein'ın Metresi, kafa karıştıran, hatta zihni allak bullak eden bir kitap. Bu iyi bir şey... En sonda söylenecek şeyi en başta söyledim. Çünkü konuya böyle girmek, kapağı çevirir çevirmez neyle karşılaşacağınızı bilmeniz babında önemli.

David Markson'a tepeden bakanlar, Wittgenstein'ın ismini kullandı diye öfkelenenler ve "o isimden ekmek yiyecek" diye mırıldananlar olabilir, fark etmez. Zaten Markson'ın kapağa nal gibi Wittgenstein ismi koymasının simgesel bir anlamı var. Bir kere beyinden dile varan süreci ve ondan sonra ortalığa saçılan sözcükleri incelemeye bir ömür veren Wittgenstein'ın gölgesi bile -yerli yerinde kullanıldığı sürece- gider.

Kitapta anlatılanların ötesinde belli başı bir hikâye var. Metin, tam elli dört kez reddedilmiş. Bu, büyük bir başarı öyküsü. Çünkü en azından o reddedişler kafası karışmayan, sayfalardakileri enine boyuna inceleyip anlamaya vakit ayırmayan yayıncıların varlığının kanıtı. Wittgenstein da kafa karıştırmamış mıydı? O da baba kitabında dünyayı, kendisinden sonra gelen bir başka düşünürün ifadesiyle "paranteze" almamış mıydı? Wittgenstein'ın Metresi de bu yolda ilerleyen bir kitap. Dünyayı paranteze alan bir ütopya. Üstelik sanatçıların kalabalıklaştığı ve dedikodunun tavan yaptığı koca bir metin.

FECİ BİR BİLGİ BİRİKİMİ

Elli dört kez reddedilen bu "dedikodu" toplamının kısa hikâyesini Markson, "editörler bu kitabın tek bir cümlesini bile anlamadığını itiraf etti" diyerek özetliyor. Wittgenstein'ın Metresi'nde "kendi kendine konuşan" Kate, dedikodunun yanı sıra yoğun entelektüel laflamalarla bizi karşılar. Kate'in kültürel hatırasını derleyip toparlayışına, sanatçılar ve yazarlara ilişkin anekdotlar eşlik ediyor. Dolayısıyla Kate'in durumu ciddi ve komik. Nereden baksanız büyük ve epey ağır bir kültürel yük omuzlarına biniyor.

Kate'in sırtına binen yük yalnızca bu değil, bir deli gibi kendisiyle konuşur ve dünyanın dört bir yanına hızla gelip giderken en sıradan şeyler bile onda ağırlık yapıyor: Atıklar, telefon numaraları, bazen kafasında çalan müzikler ve doğum günü tarihleri. Yeryüzünde tek başına olmanın getirdiği sıkıntı da cabası.

Herhangi bir sanatla uğraşmayı delilikle eş tutanların bu tavrını gayet anlayışla karşılayan Kate, onların bir devri başlatmasını da bu gücün sağladığını söyler: "Erken Rönesans döneminde, üstelik yine Roma'da, Brunelleschi ve Donatello, harabelerin ölçüsünü alma işinde öyle bir gayretle çalıştı ki insanlar deli olduklarına inandı. Ama sonra Brunelleschi memleketi Floransa'ya döndü ve antik çağlardan bu yana yapılmış en büyük kubbeyi inşa etti. O döneme Rönesans denmesinin bir nedeni de açıkçası bu kubbe."

Kate'in bazı bazı kendini çağrışımlara bırakmış hali, büyük oranda başı kesik bir tavuk gibi konudan konuya atlayışı ve olur olmaz pek çok şeyden bahsetmesi, deliliği bir maske olarak mı kullandığını yoksa gerçekten mi uçtuğunu sorgulatıyor. Kitapta öyle acayip bir hız var ki Markson adeta zihnimizin sınırlarını yokluyor ve Kate yardımıyla nereye kadar gidebileceğimize bakıyor. Bu anlamda Kate, huzursuz ve her şeyi adeta yiyip yutan, tüm yolları süratle geçen bir kahraman. O sürat sırasında dedikodularla anekdotlar birbirine karışıyor: Kürek çekmeyi seven Maupassant, piyano tekniğini genelevde geliştiren Brahms, Whitehead'in güçlü kollarıyla kürek çekişini izlemekten nefret eden Wittgenstein, Modigliani'nin başka ressamların tablolarını imzalaması, Leonardo'nun "Son Akşam Yemeği"ni koltuğunun altına alıp sokaklarda turlaması...

Kulağına kimin fısıldadığını hatırlamıyor ama Kate, var oluşun temel ruh halinin endişe olduğunu biliyor. Bütün çağlara uğraması ve kalburüstü sanatçıların hepsiyle bir şekilde arkadaş olması, sırtlandığı yüke ve dolayısıyla endişesini katlayan feci bir bilgi birikimine dönüşüyor.

Wittgenstein'ın "dünya olduğu gibi olan her şeydir" sözünü kendine yoldaş yapan Kate, ressamlarla oturup kalkar, bir ev inşa eder ya da mobilyaları yakarken hep bu sözün ışığında hareket ediyor. Önemsiz bir kafa karışıklığı mı yoksa çılgınlık mı? Kate'in durumu birinciden ikinciye doğru yürüyor.

BOYALARINI YİYEN RESSAM

Kate'in ressamlığı, ev inşası sırasında aklımıza şu soruyu da düşürüyor: Yaptığı bu ev gerçekten bir mimarlık projesi mi yoksa tablo mu? Belki ikisi de değil. Ne de olsa hayallenme emareleri gösteren Kate, her şeyi uyduruyor ya da o derin sıkıntı kapısını çalıyor olabilir.

Yaşadığı ilginç deneyimleri ve anlattığı konuların arkaplanını kavramak için Kate'in sözünü ettiği kişi ve olayların, kim ve ne olduğunu bilmek gerekiyor. Örneğin sık sık atıf yaptığı Wittgenstein'ın sadece bir filozof olmadığını, cebinde mimarlığın da bulunduğunu. Dil oyunlarını, felsefeyi "yerle bir etme adına" kullandığını ve zor anlaşıldığı için Wittgenstein'dan çekinildiğini de. Ama Kate bu sonuncusuyla ilgili aynı fikirde değil: "Kendi yazdıklarının tek kelimesini okumamış bir sürü insan var. Örneğin Ludwig Wittgenstein. Onu okumanın her halükârda çok zor olduğu söylense bile ve doğruyu söylemek gerekirse ondan sadece bir cümle okudum ve biraz olsun zor bulmadım. Aslında cümleye bayıldım. Cümle şöyleydi: 'Güzel bir hediye almak için çok paraya değil, kesinlikle çok zamana ihtiyacınız var.' Şerefim üzerine Wittgenstein bunu söyledi." Bunu düşünürken Kate, içinde bulunduğu araçtan müzik sesleri yükseliyor: Joan Baez, Kathleen Ferrier ve Kirsten Flagstad. Durup resim yapmaya giriştiğinde ise Van Gogh gibi her seferinde boyalarını yemeye kalkışıyor.

Kate'in kafasında kurguladığı, dahası yaşadığı dünya bir tür ütopya. Aynı Dali'nin akışkan ve akıllara seza, Picasso'nun tuvale fırlatılmış figürlerinin bulunduğu tabloları gibi. Her şey tepetaklak olmuş, bazen tersine dönmüş ya da yer değiştirip iç içe geçmiş bazen de birbirinden ayrılmış. Bu bir tür arayış olarak da adlandırılabilir pekâlâ. Kate bu anda kendine bir soru soruyor: "Tüm o arayışım sırasında keşfetmekten kaygı duyduğum diğer kişi gerçekten başka birisi miydi yoksa sadece kendi yalnızlığıma mı tahammül edemiyordum?"

MUTSUZ EDEN VE KIŞKIRTAN FAALİYETLER

Markson'ın Kate'e kullandırdığı dil, bizi felsefenin ya da sanatın "zehirleyici" ve sarsıcı etkilerinden koruyan, dünyadan sıyrılmış bir yapıya sahip. Bu yüzden bir düşünürü dalmış gitmiş gördüğümüzde, onun aklında çöplenmek için penceresine konan martının bulunabileceğini hatırlatıyor. Son derece basit ama akla zor gelecek türden bir sonuç.

Kate, ressamlarla oturup kalkıyor, bir ev yapıyor ve düşünürlerin zihninde dolaşıyor ama bir yandan da roman yazıyor. Kitaba girişmenin koşulunu da biliyor: "Roman yazacak kişiler, romanlarını, neredeyse yazacak hiçbir şeyi kalmadığında yazıyor." Yalnızlığı geçene kadar tek bir satıra bile yeltenmiyor ve aklından uzak durması gerektiğini hatırlıyor. Konuştuğu sanatçılar, adı geçen ev ve romanı, Kate'in evreni haline geliyor böylece.

Kate'in ironik ve trajikomik hikâyesi, hafızasını düzenleme ve bildiklerini çözümleme şeklinde karşımıza çıkıyor. Omuzlarına çöken sanatsal ve felsefi birikim, aldığı ve verdiği bütün mesajların çok da anlamı olmadığı gerçeğinin bir kenarda bulundurulması gerektiğini çıtlatıyor. Yani sanat ve felsefe, Kate için hem kışkırtıcı hem de mutsuz edici faaliyetler olarak okumayı hiç sevmediğini söylediği bir dipnota dönüşüyor. Zamanda sürüp giden zihinsel seyahat de huzursuz yolcu Kate'in "sabuklamaları"ndan taşan tebessüm dolu koca bir öykü olarak beliriyor.

Kaynak: Ali Bulunmaz, Cumhuriyet Kitap, 17 Kasım 2014.