Yara İzleri

Juan Jose Saer

Öylesine büzüşmüştü ki cüceye benziyordu. Sarı kaldırım taşları kan lekesiyle kaplanmıştı. Kıpırdamıyordu adam. Böyle cama çarpan, sonra havada uçup üçüncü kattan yere düşen birinin, cama ve kaldırıma çarpma anında hiçbir tarafının kırılmadığının farkına vardım. Çünkü adam, kendisinden artakalan şeyi, o içi boş kabuğu fırlatıp atmadan önce paramparça olmuştu zaten. İçinde ne var ne yoksa çekip almış, sonra da boş kabuğu pencereden fırlatmıştı. 

Mesleğinin henüz başında genç bir gazeteci, işini bırakıp varını yoğunu kumara veren bir avukat, dünyaya karşı tiksintiyle dolmuş bohem bir hâkim ve karısını öldüren “sendika hırsızı” bir işçi…

Yara İzleri’nde, bir cinayetin çemberine girip çıkan bu dört insanın öyküsü kendi gözlerinden, tıpkı parçalanmış yaşamları gibi dört bölümde anlatılır. Zaman zaman bir araya gelmelerine sebep olan bir cesede rağmen, bu kişilerin ortak noktası ceset karşısındaki korkunç kayıtsızlıklarıdır; çünkü gerçekte anlatılan bir cinayetten çok, cinayete kurban gitmiş bir toplumun bireylerinin parçalanmışlığı, yaralanmışlığıdır.

Latin Amerikalı romancıların “büyülü gerçekçilik” akımının büyüsüne kapıldığı bir dönemde kendisine bambaşka bir yol seçerek yüzyılın en büyük yazarları arasına giren Juan José Saer’in başyapıtı Yara İzleri, Gökhan Aksay’ın İspanyolca aslından çevirisiyle…

“Saer, Arjantin’in Borges’ten bu yana çıkardığı en iyi yazardır.” –William Rowe

KİTAPTAN ALINTI

“Neyle suçlandığınızı biliyor musunuz Fiore?” diye sordu yeniden.
Üçümüz –Ernesto, sekreter ve ben– nefesimizi tutmuş ondan gelecek cevabı bekliyorduk. Adam da Ernesto’ya doğru eğilip gözlerini kıstı. Dişlerini iyice sıkmıştı, sanki çok büyük bir çaba sarf ediyor gibiydi. Az önce yüzünde beliren ifadenin gülümseme olmadığını anladım. Daha önce gülümsemeyse de şimdi muğlak, tanımlanamaz bir şeye dönüşmüştü. 92 “Hâkim Bey,” dedi. İpince, tiz ve çok zayıftı sesi. Cevap vermedi Ernesto. Daha fazla eğildi adam. Gözlerini sımsıkı kapatmıştı.
Tiz sesiyle, “Hâkim Bey,” dedi yeniden. Hafifçe başını sallamaya başladı. “Parçalar,” dedi, “Birleştirilemez.”
Sonra atlayıverdi. Parçalanıp dağılan camların sesini duyana kadar hiçbirimiz yerimizden kıpırdamadık; ne Ernesto, ne sekreter, ne de ben. Ortadan kaybolmuştu adam. Üçümüz birden aynı anda ayağa kalktığımızda adam odada yoktu artık. Cam kırıkları ve pencerenin ahşap kasasından kopan kıymıklarla doluydu ortalık. Sadece pencereye çarpıp kaybolan vücudun çıkardığı gürültünün yankılandığı o sessizlikte, bir cam parçası kasadan kurtularak yere düşüp dağılınca, adamın boşluktan çıkagelip yeniden pencerede peydahlanacağı korkusuyla çarçabuk arkaya döndüm. O sırada, mütemadiyen “Aman Tanrım!” diye bağırarak odada dört dönmeye başlamıştı sekreter. Ernesto yavaşça kapıya doğru ilerlerken yolunu kesen sekreteri yana doğru itti. Tam o sırada bir koltuğa yığılıp ağzından köpükler saçmaya başladı sekreter. Kapıyı açıp dışarı çıktı Ernesto. Bense sekreterin yanına gittim; gözlerini açtı, cılız bir sesle iki kez “Aman Tanrım!” dedi. Koridora çıkıp, göz açıp kapayana kadar üç kat merdiveni indim. Sokağa çıktığımda, insanların kaldırımın üzerinde, pencerenin altında halka olduğunu gördüm. Kimisi de meydandan olay mahalline doğru koşarak gelmekteydi. Rosemberg, Ernesto ile konuşuyordu. Halka olmuş insanların arasından kendime yol açarak ön sıraya geçtim. Halkanın ortasında yüzükoyun yatıyordu adam. Öylesine büzüşmüştü ki cüceye benziyordu. Sarı kaldırım taşları kan lekesiyle kaplanmıştı. Kıpırdamıyordu adam. Böyle cama çarpan, sonra 93 havada uçup üçüncü kattan yere düşen birinin, cama ve kaldırıma çarpma anında hiçbir tarafının kırılmadığının farkına vardım. Çünkü adam, kendisinden artakalan şeyi, o içi boş kabuğu fırlatıp atmadan önce paramparça olmuştu zaten. İçinde ne var ne yoksa çekip almış, sonra da boş kabuğu pencereden fırlatmıştı. Boş kabuğun ve hiç konuşmadan onu seyretmekte olan solgun yüzlü kalabalığın üzerine düşüyordu yağmur. Kendime yol açıp kalabalıktan sıyrılarak Adliye binasına girdim yeniden.