O Koku

Sunullah İbrahim

"Muhalif bir görüşü ifade ettiği veya özgürlüğünü ya da millî kimliğini savunduğu gerekçesiyle silahsız bir kişiyi öldüresiye dövme, makatına hava pompası, cinsel organının deliğine elektrik kablosu sokma gibi fizyolojik davranışlardaki çirkinliği ifade etmek için biraz çirkinlik gerekmez mi?

Sokakları bok götürüyorken, kanalizasyonun pis suları her yeri kaplamışken, herkes pis kokuları kokluyor ve bundan şikâyet ediyorken, niye biz yazdığımız zaman, sadece ve sadece çiçeklerin güzelliğinden ve ne harika koktuklarından söz etmek zorunda kalalım? Ya da seks konusunu bu yazarın bildiğinden çok daha iyi bilen okuyucuların sözüm ona terbiyeleri bozulmasın diye, niye cinsel organlarının delikleri neredeyse olmayan yaratıklar çizmek zorunda olalım ki?"

Modern Arap edebiyatının büyük yazarlarından Sunullah İbrahim, 1966'da yayımlanır yayımlanmaz toplatılan ve sonraki yirmi yıl boyunca gün yüzüne çıkamayan romanı O Koku'ya yazdığı önsözde, nasıl yazdığını işte böyle anlatıyordu. Belki bu yüzden, yarı-otobiyografik romanındaki kahramanı, beş yıldır kaldığı hapishane hücresinden çıkmamış da, sanki ömür boyu kalacağı daha büyük bir hapishaneye girmiş gibidir: Her akşam kapısına gelen polise yoklama defterini imzalattıktan sonra kendi defterini açıp yazmaya ve sadece Tahrir'den değil kendi hayatından da yükselen pis kokular arasında yaşamaya çalışır.

Sunullah İbrahim'in çığır açan romanını Rahmi Er, yazarın üçüncü baskı için kaleme aldığı önsözü ve sunuş yazısıyla birlikte, Arapça aslından çevirdi.

"O Koku, Mısır edebiyatında bir mihenk taşıdır."
J. M. Coetzee

Kitap Üzerine Yazılar

Birbirinin Aynısı Toplumlar, Banu Yıldıran Genç, Notos:
http://tembelveyazar.blogspot.com/2014/02/o-koku.html

Fiyaskonun O Yalancı Kokusu, Aykut Ertuğrul, SabitFikir:
http://www.sabitfikir.com/elestiri/fiyaskonun-o-yalanci-kokusu

KİTAPTAN ALINTI

Dolayısıyla “başkaldırı” dönemin yakıtı, “deney” ise dönemin sloganıydı. Necib Mahfuz sırtını Balzac tarzı yazılara dayayıp Arap roman sanatına tam tamına bir çağ atlattırdığı ilginç maceralara daldı. Edward Harrât, Galib Helesa, Baha Tahir, Süleyman Feyyaz, İbrahim Aslan, Yahya et-Tahir Abdullah ve daha başka yeni isimler ortaya çıktı. Bir yolunu bulup el-Vâhât el-Hârice Hapishanesi’ne girmiş olan iki kitap vasıtasıyla Hemingway’i keşfettiğim zaman ben de kendi yolumu bulduğumu düşündüm. Bu iki kitaptan biri Carlos Baker’a aitti, diğeri ise bir makaleler koleksiyonuydu. Bu koleksiyondaki makalelerin en önemlisi, adını şimdi unuttuğum eski bir Sovyet eleştirmenine ait, Amerikalı büyük yazarın kullandığı teknikleri çözümlemeyi hedefleyen bir makaleydi. Ben de bu teknikleri hemen benimsedim (bazılarını hâlâ kullanmaya devam ediyorum). Bunlar içerisinde en önemlileri, ekonomi ve sınırlı anlatımdır. Böylece “yüzen buzdağı”, Arap belagatındaki geleneksel laf ebeliğine karşı özel bir parıltı olarak göründü. Hemingway’in etkisi altında, bugüne değin tamamlanması nasip olmayan çocukluk romanım üzerine çalışmaya başladım.

Serbest kaldıktan kısa bir süre sonra Mısrı’l-Gedîde semtinde kiraladığım mefruş odada bu romanın müsveddelerini biraz sıkılmış bir ruh haliyle karıştırıyor ve kendi kendime; emperyalizmle amansız bir mücadeleye girmemiş, sosyalizmi inşa etme çabaları barındırmayan ve bu yolda çekilen korku, işkence, hapis, ölüm, kişisel bunalım gibi acı ve sıkıntılara temas etmeyen bir yazma denemesinin ne yararı olduğunu soruyordum.

Derken bir gece, ki o geceyi hiç unutamam, her gece polisin ayrılışından sonra telgraf tarzında yazdığım güncelere bir göz attım. Az sayıda günce sayfası birikmişti; hatırlayabildiğim kadarıyla sanırım on altı günlük bir günce… Hepsini bir oturuşta okudum. Öylesine etkilenmiştim ki, heyecandan titriyordum.

Bu telgrafvari üslûpta gizli bir akım vardı. Bu öyle bir üslûptu ki, ne okuduğunu anlamak için kısa kısa duraklamalara ihtiyaç hissettiriyor; ne en doğru sözcüğü seçmeye, ne dili düzgün kullanmaya, ne de alıngan kişileri şoke edecek çirkinlikleri örtbas etmeye önem veriyordu. Örneğin “Ve-kâle’l-kâtib inne Maupassant kâle inne’l-fennân yecibu en yahluk âlemen eksere cemâlen ve besâtaten min âleminâ – Yazar diyor ki, Maupassant, sanatçının dünyamızdan daha güzel ve daha sade bir dünya yaratması gerektiğini söylüyor” gibi kulak tırmalayan bir cümlede bile bir “güzellik” vardı. Bir burjuva evinin salonunda mide gazını salıverme kabilinden çirkin bir eylemde bulunurken bile bir “güzellik” vardı.

(Yazarın "Sunuş"undan)