Batır Gitsin Derin Sulara

J. M. Ledgard

Afrika'da kendisini "su yapıları uzmanı" olarak tanıtan İngiliz casus James More ile su altı uzmanı matematikçi Danielle Flinders'ın yolları bir Noel günü Hotel Atlantic'te kesişir. Sulara ve dünyaya dair konuşulur, birkaç günlük bir aşk yaşanır ve yollar ayrılır. James, Afrika'da El Kaide'ye esir düşüp ölüm kalım düşüncelerine gömülmüşken Danielle tüm bunlardan habersiz okyanusların derinliklerine dalar ve yaşamın gizemini araştırır. Birbirlerinden uzakta, ikisinin de içten içe hissettikleri otelde yaşadıkları ile aynıdır. Yaşamın garip kurgusu, heyecan verici ama karmaşık duygular ve akıp giden sular...

İlginç tekniği, üç farklı noktadan ilerleyen füzyon yapısı, felsefi derinliği yanında yazarın, hikâyesini tuhaf bilimsel gerçekler, mitolojik ögeler ve politik gelişmeler etrafında ustaca örebilmesiyle son yılların en çarpıcı romanları arasına giren Batır Gitsin Derin Sulara'yı Gökhan Sarı İngilizce aslından çevirdi.

"Batır Gitsin Derin Sulara, yaşamın karmaşıklığı yanında insanı ve öteki şeyleri; acıyı, zevki, bilinmeyen derinlikleri ustaca gözler önüne seren bir roman. Tuhaf ve şaşırtıcı. Okur, Ledgard'ın zekâsının anaforuna kapılıp gidiyor."

Teju Cole

 

Kitap Üzerine Yazılar

KİTAPTAN ALINTI

Yeni açılmış iskambil destesindeki Kupa Kızı’nın capcanlı renkleriyle bezeli bir harikalar diyarına kendimiz olarak dönmek istememiz anlaşılır bir şeydir. Ama kendimiz olarak dönmek diriliş manasına gelir. Bu, nadir bir durumdur. Mevcut matematiksel kavrayışı bile aşmaktadır. Ruhun ne olduğuna dair kesin bir tanım getiremeyiz ama mezarda çürüyüp gideceğimiz kesindir. Bir bakarız ki, bizden kalan bir toz zerresi bir atın, bir eşekarısının, bir yavru horozun, bir kurbağanın ya da bir çiçeğin, bir yaprağın gövdesine karışıverir fakat bu hayret verici birleşmelerin her birinin payına kentilyon tane mikroorganizma düşmektedir. Bize ait büyük bir parça büyük ihtimalle devasa bir fındıkfaresine değil, tek hücreli canlılara dönüşecektir. Sonuçta er ya da geç, ister rüzgârla ya da nehirle taşınıyor, isterse de mezarımız denizin dibinde yatıyor olsun, bir parçamız
çatlaklarda, menfezlerde, dilbalıklarının üzerilerinde kaydığı eriyik kükürt havuzlarında yeni bir hayat meydana getirecektir.

Hades’te, ölülerin ruhlarının kaldığı o mekânda bulacaksın kendini. Hafızanı toptan silecek kadar su yutarak, nisyanda, Lethe Nehri’nde, boğulacaksın. Bu, hayatına başladığın besleyici dölyatağına benzemeyecek. Dibe batacaksın. Kızgın sıcaklıktaki çatlakların içinde, bildiğimiz bütün biçimlerin kaynağı olup da biçimsiz kalmış mikroorganizmaların mahşeri kalabalığı arasında yerini alacaksın. Yeniden canlandığında,
evvelden var olmuş bir şeyin parçası olduğunun ve artık ölü olmadığının farkına varacaksın yalnızca. Bu fark ediş kimileyin elektriksel bir his, kimileyin de yediğin asidin ya da altındaki fırının verdiği his şeklinde olacak. Ebediyete dek  diğer hücreleri soyacak ve ırzlarına geçeceksin, ama eline hiçbir şey geçmeyecek. Hades değişe gelişe nihai basitliğe erişmiştir. Durağandır. Oysaki biz yıkıldı yıkılacak bir kuleyiz, yani evrimsel açıdan çok genciz ve bilincimize bağımlıyız.